Lösemi olduğumu sindirdiğimden beridir (teşhisin 3. gününden beri falan yani) durumla dalga geçiyorum. Baya bir komiklikler şakalar halindeyim. Yakın arkadaş çevremle baya zehirli espriler döndürüyoruz. Ayrıca hastanede çok komik şeyler yaşanıyor ben böyle yaklaştıkça. Çok eğlenceli bir hal almaya başladı bizim hastane maceramız. Doktorlar ve hemşireler de aşırı kafalar. Onlarla da çok eğleniyoruz. Buradaki hikayeleri ayrıca not alıyorum. O hikayelerle ilgili başka planlarım var. O yüzden buradan şimdilik paylaşmayı düşünmüyorum; ama paylaşmak için çıldırıyorum. =)
İnsanlar da ekstra hassas oluyorlar böyle durumlarda. Bir cenaze ortamı varsa, biri ciddi bir hastalıkla mücadele etmekteyse, vs gibi durumlarda insanlar ne yapacaklarını bilemiyorlar bazen. Arasam mı aramasam mı ikilemi yaşıyorlar. Ya konuşmak istemiyorsa, ya üzersem, ya ne diyeceğimi bilemezsem gibi kaygılar yaşıyorlar. Bu kaygılar karşıdaki kişiye göre çok yerli de olabilir tabii ki; ama benim durumumda biraz yersiz kalıyor. Hatta telefonla görüştükten sonra herkesten duyduğum ilk cümle "sesin ne kadar güzel geliyor, rahatladım konuşunca" oluyor. Bir de üstüne espri yaparsam hastalıkla ilgili ardından da şu cümle geliyor: "Bir sürü espri geliyordu aklıma, durduruyordum; ama sen lök diye geyiğe çevirince rahatladım. Espri iznimiz var mı?"
İstediğim o zaten. Ben bu hastalıkla savaşmıyorum. Benim yaptığım şey savaş değil. Benim yaptığım şey bu hastalığın benim başıma gelme sebebini keşfetmek, dersimi çıkarmak ve sonrasında da onu sağlıkla hayatımdan göndermek. Bu süreci de her zaman yaptığım gibi hayatla dalga geçerek, biraz sarkastik yaklaşarak geçirmeyi tercih ediyorum. Boşuna İlotar demedik. Keyif hayattaki amacım. Her şeyden keyif almaya bakıyorum şu anda. Bu durumdan da. Ben keyif aldıkça iyileşiyorum. Hayatımda kendime bu kadar vakit ayırabildiğim hiçbir dönemim olmamıştı çooook uzun zamandır. Hayatla boğuşurken, "off biraz boş vaktim olsa da götümü devirsem" dediğimiz anlar var ya, hah işte o an şu an benim için.
Bazen soruyorlar hastanede günümün nasıl geçtiğini, sıkılıp sıkılmadığımı. Sonuçta neredeyse bir aydır dokuz metrekarelik bir odada annemle birlikte yaşıyoruz ve koridora dahi çıkamıyorum ben. Çok sıkılıyor olmam gerekir, değil mi?
O kadar sıkılmıyorum ki. Sürekli yapacak bir şeyler oluyor. Bir kere nereden baksan her gün defalarca hemşire, doktor, hasta bakıcı, temizlik personeli geliyor odaya. Onlarla ister istemez iletişim kurmaya başlıyorsun. Kimisinin ailesi hakkında bir şeyler öğreniyorsun, kimisinin hangi dizileri sevdiğini öğreniyorsun. Bir de biz sürekli annemle komikli şakalı takıldığımızdan onlar da öyle yaklaşıyorlar artık. Birlikte oldukça gülüp eğleniyoruz. Geri kalan zamanlarda bazen acapella videolar çekiyorum -ki bir dakikalık video yapmam bazen 2 saatimi alıyor. Bazen yazı yazıyorum, bazen meditasyon yapıyorum, bazen uyukluyorum, bazen annemle gıybete dalıyoruz, bazen dizi, film, vs izliyorum. Bazen sosyal medya çukuruna düşüyorum, o baya bir uzun sürüyor ve vakit nasıl geçmiş anlamıyorum. Normal bir zamanda bu durum beni ürkütür; ama böyle bir zamanda iyi geliyor. Sık sık çevremdekilerden mesajlar geliyor zaten ya da telefon görüşmeleri yapıyorum. Onlara cevap ederken de baya bir zaman geçiyor. Kısacası bir bakıyorum gün bitmiş. Dışarıda olanlara zaman nasıl geçiyorsa bana da öyle geçiyor burada. Belki daha bile hızlı geçiyordur; çünkü çoğunlukla sevdiğim şeylerle uğraşıyorum.
Ben şu an sanki spiritüel bir kampta gibiyim. Burası dinlenmek, arınmak, yeniden doğmak için bir kampmış da üç öğün yemek, oda temizliği, sağlık hizmetleri dahilmiş gibi. Böyle değerlendiriyorum süreci ve gerçekten de böyle oluyor. =)
Sizlerden de beklentim olabildiğince duruma böyle bakmanız. Birlikte durumun mizahını yapalım, sürecin faydalarını konuşalım. Çok daha eğlenceli. Çok daha keyifli.
Mizahla kalın!
8 Şubat 2019 Cuma
3 Şubat 2019 Pazar
İlotar AML Bükücü
Dedim ki sigarayı bırakmayı çok istiyorum. Dedim ki gitmelerim geldi, biraz ya da belki hepten buralardan uzaklaşmak istiyorum. Dedim ki kendime bakmak, kendime değer vermek istiyorum. Dedim ki çok sevilmek istiyorum. Dedim ki üretmek istiyorum. Dedim ki 2018 çok güzel geçti, 2019’da daha iyisini istiyorum.
Çok zaman önce değil, yakınlarda dedim. Bundan daha iyi nasıl olur dedim.
Tüm isteklerime, sorularıma tek bir hamleyle cevap buldum. O hamle bedenimin hamlesiydi. Lösemi oldum.
Akut Miyeloid Lösemi. Duyunca irkiliyor insan, yalan yok. Lösemi kelimesi beynimize kötü kodlanmış. Filmlerden, hikayelerden. Amansız hastalık denmiş. Bilmiyorsun, korkuyorsun duyunca. Adını söylemesi zor geliyor. Doktorun suratına bir tane patlatasın geliyor ağzını topla diye. Yapamıyorsun. İçinde, kalbinde, midende, sana bunu yaşatan tüm o hücrelerinde, iliklerinde panik içinde korkuyu hissediyorsun; ama dışavurumu katatonik bakışlar ve tepkisizlik, hatta belki duygusuzluk oluyor. Boş boş bakarak dinliyorsun sanki tanımadığın birine teşhis konmuş gibi. Ya ben daha dün iki bira içiyordum, benim yarın oyunum vardı, emin miyiz, kesin bilgi mi? Ya bakın benim çok işim var, beni oyalamayın. Sen bunları düşünürken sana tedaviyi anlatıyorlar. Bir bok anlamıyorsun. Kafan asla orada değil zaten.
İlk şoku atlattıktan sonra kabullenme kısmı geliyor. Ne kadar çabuk kabullenirsen o kadar bitti say. Kabullenmek anahtar. Benim kabullenmem bence baya kısa sürdü.
Kendime soru sordum. Bu neden benim başıma gelmiş olabilir? Sonra hemen cevaplar gelmeye başladı. Sigarayı bırakmak istiyordum. Bıraktım mı? Evet. Gitmelerim gelmişti. Gittim mi? Evet. Kendime bakmak istiyordum. Bakmaya başladım mı? Evet. Üretmek istiyordum. Bunun için vakit yaratmak istiyordum. Vaktim var mı? Tonla. Daha kaliteli yaşamak istiyordum. Yaşıyor muyum? Evet.
Bütün bu saydıklarımın olması için lösemi mi olmalıydım? Lösemi olmadan bunlar olmuyor muydu? Demek ki olmuyordu. Bu hastalığın benim hayatıma dokunması gerekiyordu. Bana hiç bilmediğim bir şeyleri öğretmeye geldi, hiç aklıma gelmeyen şeyleri fark ettirmeye geldi belki. Süreç içinde göreceğiz daha neler katmaya gelmiş. Ne hediyeler getirecek hayatıma, hepsini göreceğiz nasılsa.
İşte tam olarak böyle kabullendim hastalığı. Biraz şiddetli bir grip gibi davranmaya başladım. Diğer hastalıklardan farkı tedavi sürecinin o hastalıkların tedavi sürecine göre biraz daha uzun olması. Sabır gerektirmesi. Açıkçası başka da bir numarası yok. Belirli bir tedavi şekli var. O uygulanıyor. Süresi, sürecin ilerleyişi az çok belli. Kişiden kişiye değişen şeyler var tabii ki; ama genel minval net. Hastaya düşen pay kendisine söyleneni yapmak, moralleri yüksek tutmak, iyileşeceğini bilmek, steril ve hijyenik olmak. Geri kalanı doktorların, hemşilerin sorumluluğu. Herkes kendi sorumluluğunu hakkını vererek yaptığında 6-8 ay gibi bir sürede tamamen iyileşme sağlanıyor zaten. Sonrasında da artık bedenini dinlemen gerekiyor.
Bedenimiz bizimle çok güzel konuşuyor. Bize derdini çok güzel anlatıyor biz duymayı bildiğimiz sürece. Duymazsak işaretler gönderiyor. Hala duymazsak masaya yumruğunu vuruyor ve kendini dinletiyor zaten. Lütfen bedeninizi dinleyin. Ona kulak verin. O sizi mutlaka yönlendiriyor.
Bunu yaparken zihninizi ve ruhunuzu da dinleyin lütfen.
Zihin, ruh ve beden üçlüsü uyumluysa hayat da uyumlu. O zaman akışta kalabiliyoruz işte. O zaman anı yaşamak denen şeyi yapabiliyoruz. O zaman her şeyin tadını çıkarmayı beceriyoruz.
Buraya bir yılı aşkın süredir yazmamışım. Sanırım bundan sonra yazacağım yeniden; çünkü hissettiğim ve paylaşmak istediğim çok şey var. Burası da benim his ve paylaşım fanusum zaten. Kendimi en güzel ifade ettiğimi düşündüğüm yer. Buna da vesile oldu bak bu lösemi.
Bir de son olarak arkadaşlarım ilotar son AML bükücü dediler. Ben son kelimesini kaldırdım. Benden sonra da bunu bükecek bir sürü insan olacak. O yüzden sadece ilotar AML bükücü diyorum. Sonradan da öğrendim ki Fince’de ilo keyif (joy) demekmiş. Bir kelimenin sonuna -tar eki geldiğinde de o işi yapan kadın anlamını veriyormuş. Hatta eski Fince’de x tanrıçası anlamına geliyormuş. Yani ilotar Fince keyif tanrıçası demek oluyor diyebiliriz. Ben çok sevdim, kabul ettim.
Bir keyif tanrıçası ve AML bükücü olarak hepinize keyifli pazarlar diliyorum.
Çok zaman önce değil, yakınlarda dedim. Bundan daha iyi nasıl olur dedim.
Tüm isteklerime, sorularıma tek bir hamleyle cevap buldum. O hamle bedenimin hamlesiydi. Lösemi oldum.
Akut Miyeloid Lösemi. Duyunca irkiliyor insan, yalan yok. Lösemi kelimesi beynimize kötü kodlanmış. Filmlerden, hikayelerden. Amansız hastalık denmiş. Bilmiyorsun, korkuyorsun duyunca. Adını söylemesi zor geliyor. Doktorun suratına bir tane patlatasın geliyor ağzını topla diye. Yapamıyorsun. İçinde, kalbinde, midende, sana bunu yaşatan tüm o hücrelerinde, iliklerinde panik içinde korkuyu hissediyorsun; ama dışavurumu katatonik bakışlar ve tepkisizlik, hatta belki duygusuzluk oluyor. Boş boş bakarak dinliyorsun sanki tanımadığın birine teşhis konmuş gibi. Ya ben daha dün iki bira içiyordum, benim yarın oyunum vardı, emin miyiz, kesin bilgi mi? Ya bakın benim çok işim var, beni oyalamayın. Sen bunları düşünürken sana tedaviyi anlatıyorlar. Bir bok anlamıyorsun. Kafan asla orada değil zaten.
İlk şoku atlattıktan sonra kabullenme kısmı geliyor. Ne kadar çabuk kabullenirsen o kadar bitti say. Kabullenmek anahtar. Benim kabullenmem bence baya kısa sürdü.
Kendime soru sordum. Bu neden benim başıma gelmiş olabilir? Sonra hemen cevaplar gelmeye başladı. Sigarayı bırakmak istiyordum. Bıraktım mı? Evet. Gitmelerim gelmişti. Gittim mi? Evet. Kendime bakmak istiyordum. Bakmaya başladım mı? Evet. Üretmek istiyordum. Bunun için vakit yaratmak istiyordum. Vaktim var mı? Tonla. Daha kaliteli yaşamak istiyordum. Yaşıyor muyum? Evet.
Bütün bu saydıklarımın olması için lösemi mi olmalıydım? Lösemi olmadan bunlar olmuyor muydu? Demek ki olmuyordu. Bu hastalığın benim hayatıma dokunması gerekiyordu. Bana hiç bilmediğim bir şeyleri öğretmeye geldi, hiç aklıma gelmeyen şeyleri fark ettirmeye geldi belki. Süreç içinde göreceğiz daha neler katmaya gelmiş. Ne hediyeler getirecek hayatıma, hepsini göreceğiz nasılsa.
İşte tam olarak böyle kabullendim hastalığı. Biraz şiddetli bir grip gibi davranmaya başladım. Diğer hastalıklardan farkı tedavi sürecinin o hastalıkların tedavi sürecine göre biraz daha uzun olması. Sabır gerektirmesi. Açıkçası başka da bir numarası yok. Belirli bir tedavi şekli var. O uygulanıyor. Süresi, sürecin ilerleyişi az çok belli. Kişiden kişiye değişen şeyler var tabii ki; ama genel minval net. Hastaya düşen pay kendisine söyleneni yapmak, moralleri yüksek tutmak, iyileşeceğini bilmek, steril ve hijyenik olmak. Geri kalanı doktorların, hemşilerin sorumluluğu. Herkes kendi sorumluluğunu hakkını vererek yaptığında 6-8 ay gibi bir sürede tamamen iyileşme sağlanıyor zaten. Sonrasında da artık bedenini dinlemen gerekiyor.
Bedenimiz bizimle çok güzel konuşuyor. Bize derdini çok güzel anlatıyor biz duymayı bildiğimiz sürece. Duymazsak işaretler gönderiyor. Hala duymazsak masaya yumruğunu vuruyor ve kendini dinletiyor zaten. Lütfen bedeninizi dinleyin. Ona kulak verin. O sizi mutlaka yönlendiriyor.
Bunu yaparken zihninizi ve ruhunuzu da dinleyin lütfen.
Zihin, ruh ve beden üçlüsü uyumluysa hayat da uyumlu. O zaman akışta kalabiliyoruz işte. O zaman anı yaşamak denen şeyi yapabiliyoruz. O zaman her şeyin tadını çıkarmayı beceriyoruz.
Buraya bir yılı aşkın süredir yazmamışım. Sanırım bundan sonra yazacağım yeniden; çünkü hissettiğim ve paylaşmak istediğim çok şey var. Burası da benim his ve paylaşım fanusum zaten. Kendimi en güzel ifade ettiğimi düşündüğüm yer. Buna da vesile oldu bak bu lösemi.
Bir de son olarak arkadaşlarım ilotar son AML bükücü dediler. Ben son kelimesini kaldırdım. Benden sonra da bunu bükecek bir sürü insan olacak. O yüzden sadece ilotar AML bükücü diyorum. Sonradan da öğrendim ki Fince’de ilo keyif (joy) demekmiş. Bir kelimenin sonuna -tar eki geldiğinde de o işi yapan kadın anlamını veriyormuş. Hatta eski Fince’de x tanrıçası anlamına geliyormuş. Yani ilotar Fince keyif tanrıçası demek oluyor diyebiliriz. Ben çok sevdim, kabul ettim.
Bir keyif tanrıçası ve AML bükücü olarak hepinize keyifli pazarlar diliyorum.
12 Haziran 2017 Pazartesi
Otuza Yaklaşırken
Bir ay sonra 30 yaşında bir kadın olacağım ve hayatın ne
kadar enteresan olduğuna her gün biraz daha, bir kez daha şaşırıyorum. Şu
zamana kadar deneyimlediklerimden öğrendiğim şeylerin tamamını hayatıma
katabilsem bile yine de şaşırırdım sanırım; çünkü çok fazla sürpriz var.
Vallahi de boşuna demiyorlar hayat sen planlar yaparken başına gelenlerdir
diye. Şimdiye kadar planlarım hep şaştı galiba. Tam bir şeylere girişeceğim bir
gülme geliyor. Hayat pat diye bir espri yapıyor.
Kendimle ilgili baş etmem ya da çözümlemem gereken şeyler
çıkarıyor karşıma. Ona odaklanıyorum. Çözmeye çabalıyorum. Kendimce yollar
üretiyorum. Hooop, baş edilecek yeni bir şey çıkıyor. Hiçbir zaman oldum
dedirtmiyor. Zaten hiçbir zaman olmuyorsun. Olmak ölmek gibi bir şey sanırım.
Bir yandan da sen çözmeye çalıştıkça, yollar ürettikçe hayat
da boş durmuyor, karşılığını veriyor. Bazen hiç aklına gelmeyen yeni bir yol
sunuyor önüne, bazen aklına gelmiş olsa da girmeye cesaret edemediğin yola
girebilmen için fırsatlar sunuyor, bazen yarattığın yolu kapatıyor- hatta senin
yarattığın ve sana kapattığı o yolu başkalarının kullanması için açıyor, bazen
ne yapsan olmuyor, bazen hiçbir şey yapmasan da oluyor işte.
İşte bu yüzden dalga geçerek yaşamak gerekiyor sanırım. Zira
hayat çok şakacı ve şakacıları da seviyor. Şakacılara yaptığı sürprizler hep
daha keyifli oluyor; çünkü hayat biliyor ki şakacılar onun şakalarını
anlayacaklar ve gülecekler. O şakaların tadını çıkarabilecekler.
26 Kasım 2013 Salı
Zaman değil de mekan önemli bazen. Bazen doğa, bazen insanlar. Mesela sözcükler hiç önemli değil; ama tanımlar önemli aslında.
Bazen sigarayı içmek değil de sigarayı o manzaraya karşı içmek önemli. Bazen manzaraya bakmak değil, orada gördüklerin önemli.
Bir de hep olan var. Misal sen. Misal duyguların. Misal Ege'ye gittin. Güneş var, durgun deniz var, renk var, tatlı huzur var. Misal Karadeniz'desin. Yağmur var, bulut var, dalgalar var kocaman, gri var. Tatlı olmayan bir huzur var orada.
Ne dersen de, adını sen koy. Sözcük önemli değil ya, içerik önemli işte. Nerede olursan ol, özne hep sensin. Hep varsın orada. Sen yine sensin. İstediğin kadar sen olmaktan çık, yine sensin. O da senin sen olmaktan çıkmış halin.
Hani hayat güzel ve kuşlar da uçuyor ya zaten, yeşil varken, mavi varken sen niye olmayasın? Aşk niye olmasın? Varsın değil mi? Varsın, varsın. Biliyorum.
21 Kasım 2013 Perşembe
Şimdi sen mi kendini tanıtmalısın, yoksa ben mi seni tanımaya çalışmalıyım? Sen ne kadar tanıtırsan ben o kadar tanırım seni diye mi yaklaşmalıyım, yoksa sen tanıtmasan da kendini ben seni tanımak için çaba gösterir ve girdilerden daha fazla çıktı alabilirim aslında diye mi yaklaşmalıyım?
Bu noktada kafam biraz karışık. Bilemiyorum. Bir sürü yeni insanla tanışıyorum. Hepsini çok merak ettiğim söylenemez; ama merak ettiklerim var tabii ki. Ben istiyorum ki karşımdaki kendini tanıtmak istediği kadar tanıtsın. Ben zaten gerekirse deşerim; ama o gerekirsenin sınırı nedir onu bilemiyorum aslında tam olarak.
Şimdi ben karşımdakini zorlasam kendisini açması için - zorlamak derken soru sormak gibi daha sakin eylemleri kastediyorum - o istemediği sürece ben ne kadar bir veri elde edebilirim ki? Ya da elde ettiğim veriler ne kadar doğru, tam olabilir?
Gözlem, birini tanımak için iyi bir yöntem; ama tek taraflı. Paylaşımsız bir eylem aslında en temelinde. Konuşmak, vakit geçirmek daha paylaşımlı bir tanıma yöntemi. Hem zaten ister istemez gözlemi de beraberinde getiriyor. Paylaşmazsak nasıl tanırım mesela seni? Ne kadar tanıyabilirim ya da?
Aslında çok da komplike bir durum yok. Doğru ya da yanlış da yok da işte merak ettim, hangisi daha verimli diye. Paylaşımı maksimum, kopukluğu minimum tutarak, karşımdakini de en doğru şekilde tanımaya çalışarak optimum bir iletişim yakalamaya çalışıyorum. Zorlama değil de şöyle kendiliğinden, doğalından gelişen. Sadece ben tanımak istediğim için değil, karşımdaki de kendini tanıtmak istediği için tanışalım istiyorum. Öylesi daha güzel değil mi?
Bu noktada kafam biraz karışık. Bilemiyorum. Bir sürü yeni insanla tanışıyorum. Hepsini çok merak ettiğim söylenemez; ama merak ettiklerim var tabii ki. Ben istiyorum ki karşımdaki kendini tanıtmak istediği kadar tanıtsın. Ben zaten gerekirse deşerim; ama o gerekirsenin sınırı nedir onu bilemiyorum aslında tam olarak.
Şimdi ben karşımdakini zorlasam kendisini açması için - zorlamak derken soru sormak gibi daha sakin eylemleri kastediyorum - o istemediği sürece ben ne kadar bir veri elde edebilirim ki? Ya da elde ettiğim veriler ne kadar doğru, tam olabilir?
Gözlem, birini tanımak için iyi bir yöntem; ama tek taraflı. Paylaşımsız bir eylem aslında en temelinde. Konuşmak, vakit geçirmek daha paylaşımlı bir tanıma yöntemi. Hem zaten ister istemez gözlemi de beraberinde getiriyor. Paylaşmazsak nasıl tanırım mesela seni? Ne kadar tanıyabilirim ya da?
Aslında çok da komplike bir durum yok. Doğru ya da yanlış da yok da işte merak ettim, hangisi daha verimli diye. Paylaşımı maksimum, kopukluğu minimum tutarak, karşımdakini de en doğru şekilde tanımaya çalışarak optimum bir iletişim yakalamaya çalışıyorum. Zorlama değil de şöyle kendiliğinden, doğalından gelişen. Sadece ben tanımak istediğim için değil, karşımdaki de kendini tanıtmak istediği için tanışalım istiyorum. Öylesi daha güzel değil mi?
29 Eylül 2013 Pazar
Eylül?
Bu bir Eylül yazısıdır. Yağmurla güneş arasında kaldığı için gökkuşaklı bir zamandır o. Renkli mesela. Biraz da hüzünlü galiba; çünkü eylül kelimesinde de hüzün kelimesinde de ü harfi var. Bir şekil birbirlerini çağrıştırıyorlar bana. Bir de aslında nedense Eylül'de aşık olunurmuş gibi bir hissiyata sahibim; ama öyle olmadı tabii :) Darısı Ekim'e artık. Ekim'e de olmazsa sikime kadar yolu var. Hayatta başarılar :)
10 Ağustos 2013 Cumartesi
Sizin hiç en yakın arkadaşınız Amerika'ya gitti mi? Benim gidiyor.
Çok acaip bir his. En yakınındaki en uzakta. 12 Ağustos olacak ve Çido gidecek. En az 5 sene de orada olacak. Belki de hep.
Ben Ankara'dan İstanbul'a taşındım bundan yaklaşık bir sene önce. Tüm çevremden, sevdiklerimden uzağa gittim. Gereğinden fazla sosyal ve kolay adapte olabilen biri olduğum için uyum sürecim çok kısa ve rahat sürdü; ama ben ayda bir Ankara'ya gidiyorum zaten. Neredeyse her gün de konuşuyoruz Çido'mla, Bengi'mle; ama İstanbul'la Amerika bir değil işte.
3 ay önce ablasını, diğer yarısını kaybetti Çido. Zor dönemler yaşadı, yaşıyor. O zamandan beri biz fazlasıyla bağlandık birbirimize. Çok kenetlendik. Birbirimize kardeştik aslında zaten; ama daha bir güçlendi aramızdaki bağ. Artık zaten farklı şehirlerde olmamıza rağmen hep birlikte gibi olduk bir yandan da. Şimdi de gidiyor.
Biliyorum onun için en iyisi olacak. Çok da istiyorum gitmesini. İhtiyacı da var biliyorum da işte bazen bencil yönüm ortaya çıkıyor. Sarhoş olunca falan. Gitsin tabii. Ben gitmesin demiyorum, hobi olarak yine gitsin; ama özlemelik olacak hep.
Herkesin hayatında bir Çido vardır eminim. Yoksa da umarım olur. Kan bağınızın olmadığı biriyle kendi tercihiniz olarak böyle bir bağ, iletişim kurmak o kadar güzel ki. Ev hissini hep yaşamak gibi.
Neyse, çok seviyom işte.
kadın
Kadın. Çok güzel kelime. İşitsel olarak güzel, estetik olarak güzel, içerik olarak güzel. Bir tane kadın kelimesiyle çok şey anlatabilirsin. Dolu dolu.
Bir sürü kavram barındırır içinde. Dişilik, annelik, sevgililik, tanrıçalık, dostluk, doğallık, kıvraklık, güzellik, çocukluk, şefkat, güç. Zaman zaman kırmızı ruj, zaman zaman topuklu ayakkabı, zaman zaman da bitmişlik, kapris, tribal enfeksiyon.
Fakat ama lakin kadın son zamanlarda kadınlığını unutmuştur biraz. Kendi değerini arka plana itmeye başlamıştır. Kadın kendine bunu yaparsa erkek nasıl kadına yapmasın?
Halbuki mutfakta aşçı, sokakta hanımefendi, yatakta fahişeyse eğer, doğada da seçendir misal. Hatırlamak lazım.
pamuk şekerli limonata
Hayat bana güzel yeminle! Şu sıralar sefa pezevenkliği yapıyorum bolcana. Ha ne zaman yapmıyorum o ayrı tabii de son zamanlarda abarttım biraz.
Ziyadesiyle mutluyum çünkü. Oh, afiyet olsun! Çooook uzun zamandır kendimi bu kadar özgürleştirmemiştim de ondan bu şımarıklığım. Kendimi güzel, mutlu, dinç, enerjik hissediyorum. Nasıl hissediyorsam da öyleyimdir zaten. =)
Hayatın tadını çıkarmayı sizden öğrenecek değiliz sonuçta! Velhasıl kelam hayat çok güzel yaşamasını bilene. Zannımca ben de özellikle şu sıralar yaşamasını biliyorum sanki. Ne bileyim yük olarak taşımayı tercih ettiğim şeylerin çoğundan kurtuldum misal. He bu demek değil ki bir daha hiç yüklenmeyeceğim bir şeyleri; ama en azından şu an kafam rahat ya yetiyor bana.
İstisnasız her andan keyif alıyorum. Gökkuşağını kaydırak yapmışım gibi. Öyle bir coşku var ki kanatsız uçacağım yapabilsem. He sor bir neden? Ne aşık oldum ne oyun yazdım ne de başka bir şey. Sadece enteresan bir şekilde algım değişti. Her şey aynı algım farklı. Hayatımız yaptığımız tercihler işte. Ben de bunu tercih ediyorum şu an. Valla da tavsiye ederim.
Yerim len!
1 Ağustos 2013 Perşembe
kendime bir takım notlar
Ne günlük hayatta kaybolacaksın ne de başkasının hayatında. Kendin olsan yeter aslen. Şimdi mesela çiçek içten dışa büyür ya, doğada böyledir yani, heh sen de içten dışa kendin ol. Önce içeride hallet sorunlarını. Sonra dışarıyı düşünürsün. Hatta bi' şey diyeyim mi bak, içeriyi hallettiğin vakit dışarısı kendiliğinden hallolmuş olacak. Yani bence tabii. Yine nasıl biliyorsan öyle yap da, aklında da bulunsun
Kaydol:
Yorumlar (Atom)